‘Dinle Neyden’ Şikayet Etmede
Maddeler Halinde Sıralayınız…

- Önceki hafta TvNet televizyonunda Düşüne Taşına programının konuğu Yücel Çakmaklı idi. Yusuf Kaplan, Nihal Bengisu ve Çakmaklı filmi allayıp pulladılar. Filmin bizim kültürümüzden beslenen bir sinema örneği olduğunu ifade ettiler. Gitmeyi düşündüğüm filmi daha da merak ettim doğrusu. Heyecanlandım. Soluğu sinemada aldık.
- Filmin ilk sahnesi Mevlana’dan bir alıntıyla başlıyor. Alıntının ilk cümlesi yanlış hatırlamıyorsam şöyleydi: “Tanrıya yemin ederim ki..”. Yazıyı okuyunca ister istemez güldüm. Mevlana, tanrı kelimesini kullanır mıydı acaba?
- Filmin daha ilk dakikadan 1-0 mağlup başlamasının en büyük nedeni sonradan seslendirme olması. Oyuncuların özellikle de tekke ve saray eşrafının donuk oyunculukları da filmle aramızdaki mesafeyi artırıyor.
- Filmin anlatıcısı konumundaki Halil Can’ın defterine Mesnevi’den aldığı notlar dışında filme tasavvufi derinlik katacak herhangi bir olayla karşılaşmıyoruz. Aldığı notları sadece okuduğu, ayrıca anlatılanların görsel bir dille desteklenmemesi sebebiyle söylenenler uçup gidiyor. Saray, sert bakışlı diplomatların bulunduğu, tekke ise yerleri süpüren insanlarla sema gösterisi yapan dervişlerden ibaretmiş gibi bir atmosfer var. Padişahın son eserinin icrası eşliğinde gerçekleşen sema gösterisi, oryantalist bakışı desteklemekten başka neye yarıyor anlayabilmiş değilim. Mevlana dendiğinde akla ilk gelen Sema gösterisi tekrarına düşmekten ne zaman vazgeçeceğiz merak ediyorum.
- Filmin Fransız bir yönetmene emanet edilmesi kafamda soru işaretleri bırakmadı değil.
Teknik açıdan kapalı mekan çekimlerinde netliğin ve renklerin bozuk olmasından tutun, gece ve özellikle gündüz çekimlerinde ortamda florasan lambaların varlığının izleyiciye hissettirilmesi gerçeklik duygusunu fena halde zedeliyor.
- Sultan III. Selim’in kız kardeşi Beyhan Sultan’ın sarayında konukları ağırlarken gördüğümüz ünlü perküsyoncu Burhan Öçal’a ne demeli bilemiyorum. Dudağının altındaki tipik sakalıyla tarihsel gerçekliğe yaptığı katkıyı, daha sonraki mutfak sahnesinde bakır taslara vurarak mini bir perküsyon gösterisiyle taçlandırıyor. “Turneye çıkıyordum geçerken uğradım” dese yeri.
- Filmdeki kostüm meselesi de karışık. Beyhan Sultan ve Kalfalarının erkeklerin yanına hatta, Sema gösterisini izlemeye bile aynı kıyafetlerle gitmesi modern dünya adetlerinin geçmişe yüklenmesi olabilir mi? Saray çalışanlarının Cadılar Bayramı varmışçasına kafalarında konik ve komik huniler taşıması da ne oluyor diye düşünmüyor değilim.
- Filmin zaman akışı çok yavaş olmasına rağmen Gülnihal Kalfa ile Halil Tabibin arasında nefret duygusuyla yeşermeye başlayan aşk, olgunlaşamadan ham olarak kalıyor. “Nefret duygusundan doğan aşk” klişesi burada ne yazık ki şıpsevdi aşıklara dönüşüyor.
- Özellikle bir sahnenin hakkını teslim etmeliyim. Halil Tabibin Sahil Saray’daki odasında çıkan yangında Gülnihal Kalfa küle dönmüş bir kitabı tutup parmakları yanınca, Halil Tabip, Kalfa’nın ellerini tutuyor. Kalfa’nın elleri ise asıl Tabibin ellerini tuttuğu anda yanıyor adeta. Ateş değmişçesine ellerini çekiyor. Bugünlerde birçoğumuzun unuttuğu bir hassasiyet.
- Film boyunca Napolyon’un Mısır seferi etrafında dönen bir hikaye var karşımızda. Tekke kültürü, dervişane hayat, tasavvufi ahlak benzeri görmeyi umduğumuz değerler ikinci planda bile kalamıyor. Adeta aralara çeşni niyetine serpiştirilmiş “söz”ler duyuyoruz. Osmanlı – Fransız ilişkileri üzerindeki vurgu, filmi tarih düzleminde tek başına bırakıyor. Filmin sonunda tasavvufa dair, dervişane hayata dair birkaç şeyin seyircinin aklını meşgul ediyor olmasını isterdim doğrusu. 
- Oyuncuların performansları hakkında dikkat çeken bir diğer nokta ise “donuk” olmaları. Halil Tabip’ten başlayarak başta Saray eşrafı ve Nuri Dede Efendi haricindeki tekke eşrafının üzerinde bir ölü toprağı var. Hayata dair herhangi bir duygunun bünyelerinde barınmadığı Osmanlılara karşın, Fransız eşraf daha bir canlı ve yaşayan karakterler olarak karşımıza çıkıyor. Mesela Mevlevi dervişlerin yüzlerinde olması gerektiğine inandığım nurun olmayışı. Bu durumda Fransız yönetmenin ne kadar payı var düşünmek lazım.
- Çağımızda geçmiş asırlarda yaşamış olan insanlara göre çok daha fazla şeyi bildiğimiz kesin. Bu bilginin bizdeki yansıması ise neredeyse sıfır. Bilgiyi “hal”imize yansıtamıyoruz. Alnımız secdeye eriyor ama Allah’ın nurunu taşımıyorsak kabahati başka bir yerde aramaya gerek yok. Filmdeki derviş tipleri bana bunları hatırlattı. Meymenetten uzak, neredeyse yüzüne baktığınıza pişman olacağınız tiplerin cüppe ve takke giymesiyle oluşan dervişler tekke atmosferini oluşturuyor.
- Yücel Çakmaklı, Özhan Eren’e yönetmeni kontrol altında tutması için her gün sette bulunmasını tembihlemiş. İşe yaramamış değil doğrusu. En azından daha kötü bir filmle karşılaşmadık.
- Filmin senaryosunda emeği geçen tecrübeli senarist Ayşe Şasa “Bu filmde himmet var” demiş. Doğrudur. Ama ne yazık ki bu filmde abdestsizlerin de parmağı var. Bu da filmin uyandıracağı etkideki bereketi engelliyor.
- Başından beri yönetmene yüklendiğimin farkındayım. Ama “Sinema yönetmenin sanatıdır”. Yönetmen ortaya çıkan sonucun mimarıdır.
- Filmin çıkışında bu duygularla ayrıldım salondan.