Sivil İtaatsizlik

"Yanlış hayat doğru yaşanmaz" Theodor Adorno

Seçim Yasaklısı

28/3/2009

"Cumhuriyet ve Demokrasi Sonuna Kadar" Beşiktaş'ta Bir Seçim İlanı.

"Vallahi Boşa Gitmez" Fatih'te Bir Seçim İlanı.

"...Siyaset sahnesindeki insanlara bir bakın. Hangileriyle aynı apartmanda oturmak istersiniz? Bir ilkokulunuz olsa, çocuğunuz orada okusa, hangisini o okula müdür yaparsınız? Çocuğunuzun derslerine hangisinin girmesini istersiniz?" Murat Menteş

28 Martı 29 Mart'a bağlayan gece..

 Saatlerinizi ileri almayı unutmayın..

2/11/2008

Dinle Neyden’ Şikayet Etmede

Maddeler Halinde Sıralayınız…

 

 

-         Önceki hafta TvNet televizyonunda Düşüne Taşına programının konuğu Yücel Çakmaklı idi. Yusuf Kaplan, Nihal Bengisu ve Çakmaklı filmi allayıp pulladılar. Filmin bizim kültürümüzden beslenen bir sinema örneği olduğunu ifade ettiler. Gitmeyi düşündüğüm filmi daha da merak ettim doğrusu. Heyecanlandım. Soluğu sinemada aldık.

-         Filmin ilk sahnesi Mevlana’dan bir alıntıyla başlıyor. Alıntının ilk cümlesi yanlış hatırlamıyorsam şöyleydi: “Tanrıya yemin ederim ki..”. Yazıyı okuyunca ister istemez güldüm. Mevlana, tanrı kelimesini kullanır mıydı acaba?

-         Filmin daha ilk dakikadan 1-0 mağlup başlamasının en büyük nedeni sonradan seslendirme olması. Oyuncuların özellikle de tekke ve saray eşrafının donuk oyunculukları da filmle aramızdaki mesafeyi artırıyor.

-         Filmin anlatıcısı konumundaki Halil Can’ın defterine Mesnevi’den aldığı notlar dışında filme tasavvufi derinlik katacak herhangi bir olayla karşılaşmıyoruz. Aldığı notları sadece okuduğu, ayrıca anlatılanların görsel bir dille desteklenmemesi sebebiyle söylenenler uçup gidiyor. Saray, sert bakışlı diplomatların bulunduğu, tekke ise yerleri süpüren insanlarla sema gösterisi yapan dervişlerden ibaretmiş gibi bir atmosfer var. Padişahın son eserinin icrası eşliğinde gerçekleşen sema gösterisi, oryantalist bakışı desteklemekten başka neye yarıyor anlayabilmiş değilim. Mevlana dendiğinde akla ilk gelen Sema gösterisi tekrarına düşmekten ne zaman vazgeçeceğiz merak ediyorum.

-         Filmin Fransız bir yönetmene emanet edilmesi kafamda soru işaretleri bırakmadı değil. Teknik açıdan kapalı mekan çekimlerinde netliğin ve renklerin bozuk olmasından tutun, gece ve özellikle gündüz çekimlerinde ortamda florasan lambaların varlığının izleyiciye hissettirilmesi gerçeklik duygusunu fena halde zedeliyor.

-         Sultan III. Selim’in kız kardeşi Beyhan Sultan’ın sarayında konukları ağırlarken gördüğümüz ünlü perküsyoncu Burhan Öçal’a ne demeli bilemiyorum. Dudağının altındaki tipik sakalıyla tarihsel gerçekliğe yaptığı katkıyı, daha sonraki mutfak sahnesinde bakır taslara vurarak mini bir perküsyon gösterisiyle taçlandırıyor.  “Turneye çıkıyordum geçerken uğradım” dese yeri.

-         Filmdeki kostüm meselesi de karışık. Beyhan Sultan ve Kalfalarının erkeklerin yanına hatta, Sema gösterisini izlemeye bile aynı kıyafetlerle gitmesi modern dünya adetlerinin geçmişe yüklenmesi olabilir mi? Saray çalışanlarının Cadılar Bayramı varmışçasına kafalarında konik ve komik huniler taşıması da ne oluyor diye düşünmüyor değilim.

-         Filmin zaman akışı çok yavaş olmasına rağmen Gülnihal Kalfa ile Halil Tabibin arasında nefret duygusuyla yeşermeye başlayan aşk, olgunlaşamadan ham olarak kalıyor. “Nefret duygusundan doğan aşk” klişesi burada ne yazık ki şıpsevdi aşıklara dönüşüyor.

-         Özellikle bir sahnenin hakkını teslim etmeliyim. Halil Tabibin Sahil Saray’daki odasında çıkan yangında Gülnihal Kalfa küle dönmüş bir kitabı tutup parmakları yanınca, Halil Tabip, Kalfa’nın ellerini tutuyor. Kalfa’nın elleri ise asıl Tabibin ellerini tuttuğu anda yanıyor adeta. Ateş değmişçesine ellerini çekiyor. Bugünlerde birçoğumuzun unuttuğu bir hassasiyet.

-         Film boyunca Napolyon’un Mısır seferi etrafında dönen bir hikaye var karşımızda. Tekke kültürü, dervişane hayat, tasavvufi ahlak benzeri görmeyi umduğumuz değerler ikinci planda bile kalamıyor. Adeta aralara çeşni niyetine serpiştirilmiş “söz”ler duyuyoruz. Osmanlı – Fransız ilişkileri üzerindeki vurgu, filmi tarih düzleminde tek başına bırakıyor. Filmin sonunda tasavvufa dair, dervişane hayata dair birkaç şeyin seyircinin aklını meşgul ediyor olmasını isterdim doğrusu.

-         Oyuncuların performansları hakkında dikkat çeken bir diğer nokta ise “donuk” olmaları. Halil Tabip’ten başlayarak başta Saray eşrafı ve Nuri Dede Efendi haricindeki tekke eşrafının üzerinde bir ölü toprağı var. Hayata dair herhangi bir duygunun bünyelerinde barınmadığı Osmanlılara karşın, Fransız eşraf daha bir canlı ve yaşayan karakterler olarak karşımıza çıkıyor. Mesela Mevlevi dervişlerin yüzlerinde olması gerektiğine inandığım nurun olmayışı. Bu durumda Fransız yönetmenin ne kadar payı var düşünmek lazım.

-         Çağımızda geçmiş asırlarda yaşamış olan insanlara göre çok daha fazla şeyi bildiğimiz kesin. Bu bilginin bizdeki yansıması ise neredeyse sıfır. Bilgiyi “hal”imize yansıtamıyoruz. Alnımız secdeye eriyor ama Allah’ın nurunu taşımıyorsak kabahati başka bir yerde aramaya gerek yok. Filmdeki derviş tipleri bana bunları hatırlattı. Meymenetten uzak, neredeyse yüzüne baktığınıza pişman olacağınız tiplerin cüppe ve takke giymesiyle oluşan dervişler tekke atmosferini oluşturuyor.

-         Yücel Çakmaklı, Özhan Eren’e yönetmeni kontrol altında tutması için her gün sette bulunmasını tembihlemiş. İşe yaramamış değil doğrusu. En azından daha kötü bir filmle karşılaşmadık.

-         Filmin senaryosunda emeği geçen tecrübeli senarist Ayşe Şasa “Bu filmde himmet var” demiş. Doğrudur. Ama ne yazık ki bu filmde abdestsizlerin de parmağı var. Bu da filmin uyandıracağı etkideki bereketi engelliyor.

-         Başından beri yönetmene yüklendiğimin farkındayım. Ama “Sinema yönetmenin sanatıdır”. Yönetmen ortaya çıkan sonucun mimarıdır.

-         Filmin çıkışında bu duygularla ayrıldım salondan.

 

27/10/2008

He-da-ya

Maddeler Halinde Sıralayınız..

 

-         Bugün işyerine bir kutu baklava yaptırarak gittim.

-         İkram ettiğim birçok kişi “hayırdır” dedi. Bir tane çalışan “nereden geliyor?” diye sorduğunda, “İçimden geliyor” diye yanıtladım. Şaşırdı.

-         Tamam, kabul ediyorum. Durup dururken iş arkadaşınızın size baklava ikram etmesi garip gelebilir. Ama bunun altında illa ki bir şey aramak, şartlı bir refleks değil midir?

-         Daha garip tepkiler de almadım değil. İşe başladığımda anneciğimin elleriyle yaptığı ev işi elmalı keki tuttuğum çalışanlardan biri, eline keki alarak zabıta edasıyla hesap sordu: “Neden dağıtıyorsun ki bunları?”. Bunlar adamı filozof eder. Basit bir “hayırlı olsun” ikramı için bile, septikleri tatmin edecek cevaplarınız olmalı.

-         İşyerindeki kapı komşuma baklava kutusunu uzattığımda klasik karşılığı verdi: “Hayırdır?”. “Hayır, hayır” dedim. “Bizim birimdekilere almıştım size de ikram ediyorum” dedim. Teşekkür ederek baklavayı peçeteyle aldı. “Gönlündeki her ne hayırsa inşallah olur” dedi. Hoppala paşam Malkara Keşan. Sanki Eyüp Sultan’da kesme şeker dağıtıyorum kısmetim açılsın diye.

-         Üç sene evvel Mecra dergisiyle Trabzon’a gitmiştik. Dörderli bir şekilde odalara doluştuk. Karşı yatakta yatan Zülfikar, geceleri elinde “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı kitap, kulağına monte ettiği ışıkla deneysel okumalar yapıyordu. İlk birkaç gün selamlaşmadık bile. Derken dolabımda duran abur cuburları karıştırırken bir çokoprensi çekip Zülfikar’ın yatağına bıraktım. Biraz sonra kapı açıldı ve Züfikar soldan girdi. Kapıdan giren Zülfikar’la oracıkta, ranzaların başucunda, çokoprens sayesinde arkadaş olmuştuk. Bizimkisi çokoprens kardeşliğiydi.

-         İşyerlerinde sıfatını görmediğinizde mutlu olduğunuz insanlar olabiliyor. Koridorda karşılaştığınızda yüzündeki ifade ile bir kara delik misali içinizdeki insan sevgisini yutan kişilerin eksikliği varlığından daha cazip. Berk’in yarı örtük vaziyetteki odasına girerken ister istemez huzursuz oldum. Masa lambasının üzerinden başını kaldırarak bana baktığı anda gözlerimi kaçırarak kutuyu önüne dayadım. Yüzüme yayvan bir gülümseme vererek “Buyurun” dedim. Zira masa lambası aydınlatmanın yanında gerilimi de artırıyordu. Teşekkür etti. Uzun zamandır görmediğim şekliyle gülümsedi. Halimi hatırımı sordu. Şaşırdım. Vay be! Aptal olsam baklavanın gücü adına diyebilirdim.

-         Son söz dünyalar güzelinin: “Birbirinize hediye verin. Zira hediye, dostluğu artırır.”

 

http://img158.imageshack.us/img158/1715/dsc0668gz8.jpg


Miyop, Hipermetrop, Astigmat

 

-         Bugün göz muayenesi için doktora gittim.


-         An itibarı ile bu satırları babamın yakın gözlüklerini takarak yazıyorum.


-         Küçükken rahmetli ninemin kavanoz dipli kalın çerçeveli http://img137.imageshack.us/img137/9390/1221mn0.jpggözlüklerini takıp hayata farklı bir açıdan bakmaca oynardım. Rahmetlinin gözlükleri nasıl bir mercek taşıyordu bilmiyorum ama söz gelimi halıya baktığımda halının ortası derince bir çukur şeklini alıyordu.


-         Doktor ilacın etkisini göstermesi için 40 dakika sonra gelmemi söyleyince ben de eve gelip kahvaltı yapayım dedim. Gözüme damlatılan bu sıvı sayesinde yarım metre mesafedeki cisimleri bile son derece bulanık görüyorum. Sinemadaki rüya sahneleri estetiğinde bir kahvaltı yaptım. Çay, domates, beyaz peynir ve ekmek natürmort bir tabloyu andırıyor, etrafımdaki her şey bir ressamın fırça izlerini taşıyordu.


-         Seneler önce ortaokula başladığım sırada okulda göz muayenesi yapılmıştı. Elimizle tek gözümüzü kapatıp harfleri okuyorduk. http://img370.imageshack.us/img370/9675/gzlklkadnpc2.jpgGözüme baskı uygulamış olmalıyım ki gözümde bozukluk olduğu söylendi. Göz muayenesini yapan şahsın sonradan okulumuzun rehberlik hocası olduğunu öğrendiğimde çıkan sonuca çok da şaşırmamıştım doğrusu.


-         Şu an çalıştığım yerde belgeleri getirip götüren bir çalışan var. Mütemadiyen özellikle de kış aylarında saat dörde kalmadan erkenden çıkıyor. Sebebini sonradan öğrendiğimde şaşırmıştım. Adam ışık olmadığı zaman göremiyormuş. Yani tavukkarası hastalığından muzdarip. Bu sebeple geceleri dışarı çıkamıyormuş. Ne garip değil mi? Gece hayatı olmayan bir adam!


-         Gözümdeki netlik gittikçe kayboldu. Doktordan dönerken fark ettim ki gün ışığı bile gözlerimi yakıp kavuruyor. Cep telefonuma bakıyorum, ekran Picasso’nun Guernica’sı gibi karmakarışık. Asansöre bindim. Rakamları seçemiyorum. Çok kötü. Eve geldim babamın yakın gözlüklerini taktım. Masadaki broşürü elime aldım. Yaşlılar gibi netliği sağlamak için uzaklaştırıp yakınlaştırıyorum. Acayip.


-         “Evladım gözlerim seçmiyor” diyen ihtiyarları eskisinden daha iyi anlıyorum. Görmek gibi bir nimetin olmadığını da…


-         Üniversitedeyken gözleri mütemadiyen kısık bir şekilde dolaşanhttp://img201.imageshack.us/img201/5820/60suchbigeyerk6.jpg bir arkadaş vardı. Bir gün panodaki ilanları okurken yakaladım onu. Yazıları okumak için bir tarayıcı misali suratını panonun üzerinde gezdiriyordu. Zor bir durumdu açıkçası..


-         Sahip olduğumuz değerlerin kıymetini kaybetmeden önce  bilmekte fayda var. Bunun için rutin tetkikler ve hasta ziyaretleri iyi bir fırsat olabilir kanaatine vardım.


Halkimiza+Sorduk.jpg (image)

Yazıları rahat okuyabilmek için resme tıklayınız.